|
Pupa Dönemi
İşçi arıların üzerine mumdan hafif kubbeli bir kapak
örmeleriyle birlikte larva, pupa dönemine girer. Arı pupası, bulunduğu
hücrenin içinde 12 gün boyunca kalır.7 Bu süre içinde hücrede dıştan herhangi
bir değişiklik gözlenmez. Oysa hücrenin içindeki pupa sürekli büyüme halindedir.
Arı yumurtası kraliçe arı tarafından hücreye bırakıldıktan tam üç hafta
sonra hücrenin kapağı yırtılır ve içinden uçmaya hazır bir şekilde balarısı
çıkar. Bundan sonra pupanın dış yüzeyi ölü bir kabuk olarak hücrede kalır.
Pupadan çıkan balarısı yaklaşık 6 hafta sürecek ömrüne bu hücrenin içinde
geçirdiği gelişim evrelerinin sonucunda başlar.8 Balarısı hücreden ne
larvaya ne de pupaya benzemeyen, bambaşka bir canlı olarak çıkar. Balarısının,
son aşamanın tamamlanması ile birlikte, yaşamını devam ettirmek için ihtiyaç
duyacağı sistemlerde hiçbir eksik olmadan pupadan çıkması, üzerinde önemle
durulması gereken bir konudur. Arının herşeyi pupanın, yani küçük kapalı
bir mekanın içinde oluşmuştur. Örneğin uzun uçuşlarında kullanacağı özel
yapılı kanatları, yapacağı işlere uygun tasarlanmış gözleri, düşmanlarına
karşı kullandığı iğnesi, salgı bezleri, balmumu üretmesini sağlayacak
sistemi, üreme sistemi, polen toplamaya yarayan tüyleri kısacası bütün
vücut sistemleri eksiksiz olarak arının pupa evresini geçirdiği kozanın
içinde gelişir.
 |
Bir arının tüm
fiziksel özellikleri, pupa evresindeki kapalı mekanın içinde
oluşur. Pupadan çıkan bir arının kanatları, gözleri kısacası
tüm vücut sistemi dış dünyadaki yaşamı için hazırdır.
|
 |
|
Larvanın pupa içinde nasıl olup da bir arıya dönüştüğünü sorular sorarak
inceleyelim. Arı yumurtalarının pupa dönemindeki büyüme evreleri ilk
olarak nasıl ortaya çıkmıştır? Bu süreci belirleyen kimdir ya da nedir?
Arının kendisi midir, evrimcilerin iddia ettikleri gibi tesadüfler midir,
yoksa hepsinin üstünde başka bir güç müdür?
Bu soruların cevabı aslında açıktır. Kozanın içindeki canlının dışarıda
neye ihtiyaç duyacağını bilerek kendinde gerekli değişimleri oluşturduğunu
iddia etmek anlamsızdır. Kendi kendine gelişen tesadüflerle bir canlıdaki
göz, sindirim sistemi, enzim, hormon gibi yapıların oluşması kesinlikle
mümkün değildir. Pupanın içine dışarıdan herhangi bir müdahalenin yapılması
ise söz konusu bile değildir.
 |
Her balarısı,
bulunduğu hücrenin içinden bütün vücut yapıları tamamlanmış
olarak çıkar. Ne tesadüfler ne de arının kendisi böyle bir
oluşumu gerçekleştiremez.
|
|
 |
Hücresinin kapağını
açarak dışarı çıkan bir arının tüyleri ilk anlarda ıslaktır.
Bir süre sonra bu tüyler
kurur ve arı kovan içindeki görevlerini yerine getirmeye
başlar.
|
 |
|
Pupa evresinde arının her organının eksiksiz bir şekilde,
tam gerektiği fonksiyonlarla tamamlanmasını sağlayan ne tesadüfler ne
de arının kendisidir. Böyle kusursuz bir oluşum ancak üstün bir güç sahibi
tarafından gerçekleştirilebilir ki, bu benzersiz gücün sahibi, yaratmada
hiçbir ortağı olmayan Allah'tır.
İŞ BÖLÜMÜ VE KOVAN DÜZENİ
Bir kovanda sayıları 10.000 ile 80.000 arasında değişen
arı yaşar. Birarada yaşayan arı sayısının fazlalığına rağmen aralarındaki
kusursuz iş bölümü ve disiplin sayesinde, kovandaki işlerde hiçbir aksama
olmaz ve kovan içinde hiçbir kargaşa da yaşanmaz.
Arılar arasındaki düzen son derece dikkat çekicidir.
Bu nedenle bilim adamları kovandaki düzenin nasıl sağlandığı, iş bölümünün
neye göre belirlendiği, bu kadar kalabalık bir topluluğun nasıl olup da
rahatlıkla birlikte hareket ettiği gibi sorulardan yola çıkarak arılar
üzerinde çok detaylı araştırmalar yapmışlardır. Elde ettikleri sonuçlar
araştırmacılar açısından son derece düşündürücü olmuştur. Özellikle canlıların
tesadüfen ortaya çıktığını iddia eden evrim savunucuları bu sonuçlar üzerine
teorilerinin içine düştüğü çelişkileri sorgulamak zorunda kalmışlardır.
Evrim teorisinin temel iddialarından olan "yaşam
mücadelesi" kavramı evrimciler tarafından sorgulanan çelişkilerden
sadece bir tanesidir. Evrimcilere göre doğadaki her canlı kendi çıkarlarını
korumak için savaşır. Ayrıca bu çarpık anlayışa göre bir canlının, yavrularına
bakma sebebi de neslini devam ettirme isteğinden, yani içgüdüsünden başka
bir şey değildir. Zaten evrimcilere göre açıklayamadıkları tüm canlı davranışlarının
sebebi "içgüdü"lerdir. Bu içgüdülerin nasıl ortaya çıktığı sorusunun
mantıklı bir cevabı ise evrimciler tarafından verilememektedir.
Evrimciler
içgüdünün doğal seleksiyon denen evrim mekanizması ile kazanılmış bir
özellik olduğunu iddia ederler. Doğal seleksiyon, "bir canlı için
faydalı olan her türlü değişimin diğerlerinin arasından seçilerek o canlıda
kalıcı hale gelmesi ve bu şekilde bir sonraki nesle aktarılması"
anlamına gelmektedir. Ancak dikkat edilirse burada kastedilen seçimin
yapılması için bir bilinç ve bir karar mekanizması gerekmektedir. Yani
bir canlının önce bir davranışta bulunması, ardından bu davranışın kendisine
uzun vadede çok ciddi yararlar sağlayacağını tespit etmesi ve ardından
da yine bilinçli bir kararla bu davranışı sürekli hale getirerek "içgüdüleştirmesi"
gerekmektedir. Ancak kuşkusuz böyle bir karar mekanizması doğadaki canlılardan
hiçbirine ait olamaz. Değil kendileri için yarar getirecek olan bir davranışı
seçip sürdürmeleri, onların kendi içinde bulundukları durumdan dahi haberleri
yoktur.
Örneğin bu içgüdü konusunu bir önceki bölümde incelediğimiz
koza örme örneği üzerinde düşünelim. Söz ettiğimiz gibi, belirli bir vakit
geldiğinde işçi arılar peteğin tepesini kapatırken, larva da kendi etrafına
kozasını örmektedir. Ve Afrika'da yaşayan da, Avustralya'da hayatını sürdüren
de olsa tüm balarıları, milyonlarca yıldır aynı işlemi yerine getirmektedirler.
Yani bu, tüm balarılarının sahip olduğu bir içgüdüdür. Peki ama arı larvaları
ve işçi arılar, larvalar için en uygun gelişme ortamının kozanın içi olacağını
nasıl tespit etmişlerdir? Bunları kendi hesaplamaları ve seçimleri ile
yapmaları mümkün müdür?
İşte bu noktada evrimcilerin kendi içlerinde büyük bir
çelişkiye düştükleri açığa çıkmaktadır. Çünkü iddia ettikleri gibi bir
seçimi ancak üstün bir güç sahibi yapabilir; ancak bilinçli bir varlık
bu canlılara tam ihtiyaçları olan özellikleri ve içgüdüsel davranışları
verebilir. Bunu kabul etmekse bir Yaratıcı'nın varlığını kabul etmek demektir.
Yani, doğadaki kusursuz tasarım Allah'a aittir ve canlıların "içgüdü"
olarak tanımlanan tüm davranış biçimleri Allah'ın onlara ilhamıdır. Evrimciler
de aslında bu gerçeğin farkındadırlar. Arı gibi küçük ve bilinçsiz bir
canlının bu olağanüstü yeteneklere kendi iradesiyle sahip olamayacağını
onlar da bilirler. Ama evrimciler Allah'ın üstün gücünü gördükleri, kendi
iddialarının imkansızlığının da farkına vardıkları halde teorilerini savunmaktan
vazgeçmezler.
Geçmişte de bu zihniyeti taşıyan insanlar yaşamıştır.
Hz. Musa döneminde peygamberin gösterdiği apaçık mucizeleri görmezlikten
gelen ve Allah'ın apaçık varlığını inkar etmekte direnen insanlar olmuştur.
Allah bu insanların içinde bulundukları durumu şöyle haber vermiştir:
Vicdanları kabul ettiği halde,
zulüm ve büyüklenme dolayısıyla bunları inkar ettiler. Artık sen, bozguncuların
nasıl bir sona uğratıldıklarına bir bak. (Neml Suresi, 14)
EVRİMCİLERİN İTİRAFLARI
Bilim adamları, doğadaki canlıları incelediklerinde bir
değil, iki değil, yüzlerce, binlerce hatta milyonlarca canlı türünün,
birbirinden çok farklı yaratılış delilleri ile karşılaşmışlardır. Ve bu
yüzden de içgüdü iddialarının anlamsızlığını defalarca itiraf etmek zorunda
kalmışlardır.
Genetikçi Gordon Taylor'ın aşağıdaki sözü evrimcilerin
içinde bulundukları bu çıkmazı açıkça ortaya koymaktadır:
İçgüdüsel bir davranış ilk olarak nasıl ortaya çıkıyor
ve bir türde kalıtımsal olarak nasıl yerleşiyor diye sorsak, bu soruya
hiçbir cevap alamayız.9
Charles Darwin'in oğlu Francis Darwin, The Life and Letters
of Charles Darwin isimli kitapta babasının bu konuda yaşadığı zorlukları
şöyle anlatmıştır:
Çalışmanın (Türlerin Kökeni'nin) 3. Bölümü'nde birinci
kısım tamamlanıyor ve hayvanların alışkanlıkları ile içgüdülerindeki varyasyonlardan
söz ediyor... Bu konunun yazının başlangıç kısmına dahil edilmesinin sebebi,
içgüdülerin Doğal Seleksiyon'la gerçekleştiği fikrini imkansız olarak
değerlendiren okuyucuların aceleyle reddetmemesini sağlamak. Türlerin
Kökeni'nde yer alan "İçgüdüler Bölümü" özellikle teorinin en
ciddi ve en açık zorluklarını içeren konu".10
Evrim teorisinin içgüdüler karşısında içine düştüğü durum
Charles Darwin tarafından çeşitli şekillerde itiraf edilmiştir. Örneğin
Darwin hayvanlardaki içgüdülerin teorisini yıktığını Türlerin Kökeni adlı
kitabında şöyle ifade etmektedir.
İçgüdülerin çoğu öylesine şaşırtıcıdır ki, onların gelişimi
okura belki teorimi tümüyle yıkmaya yeter güçte görülecektir.11
Yine Charles Darwin başka bir ifadesinde içgüdülerin
gelişemeyeceği hakkında şöyle söylemektedir:
Şu tahmin üzerimde ağır basıyor. İçgüdüler, yapılar kadar
hassas bir değişime uğramıyorlar. Kitabımda da belirttiğim gibi, içgüdü
veya yapının ilk olarak bilinçsiz aşamalarla değişmesini anlayabilmek
oldukça zordur.12
Teorinin kurucusu olan Darwin canlılarda görülen karmaşık
ve faydalı davranışların doğal seleksiyon yoluyla kazanılmış olmasının
imkansız olduğunu da çok defalar itiraf etmişti. Ancak saçma olmasına
rağmen bu iddiayı neden sürdürdüğünü de şöyle açıklamıştı:
Sonunda, yavru guguğun üvey kardeşlerini yuvadan atması,
karıncaların köleleştirmesi… gibi içgüdüleri, özellikle bağışlanmış ya
da yaratılmış içgüdüler olarak değil de, bütün organik yaratıkların ilerlemesine
yol açan genel bir yasanın, yani çoğalmanın, değişmenin, en güçlülerin
yaşamasının ve en zayıfların ölmesinin küçük belirtileri olarak görmek,
mantıklı bir sonuç çıkarma olmayabilir, ama benim hayalgücüm için çok
daha doyurucudur.13
Evrim teorisinin savunucuları, üstün bir Yaratıcı'nın
varlığını kabul etmemek uğruna her türlü yola başvurabilmektedirler. Nitekim
teorinin kurucusu Charles Darwin, yukarıdaki sözlerinde, içgüdülerin yaratılmış
olduğunu kabul etmemenin mantıksız olabileceğini, ama yine de hayalgücüne
dayanarak inkarda diretmenin kendisi için daha "doyurucu" olduğunu
ifade etmiştir. Buradan çıkan sonuç, yukarıda verdiğimiz ayette geçen,
"vicdanen kabul ettiği halde inkar etme" saplantısının açık
bir örneğidir.
Charles Darwin'in örnek olarak verdiği guguk kuşlarının
ve köleci karıncaların ortak özellikleri; amaçları doğrultusunda bir taktik
belirlemek ve bu taktiğe uygun planlar yaparak, bunları eksiksiz uygulamaktır.
Başka bir canlıyı kandırmak için taktik belirlemek, karşı tarafın zayıf
noktalarını tespit ederek içten çökertecek planlar yapmak gibi özellikler
ancak akıl, planlama ve muhakeme yeteneği sonucunda gerçekleşecek özelliklerdir.
Oysa ne karıncalar ne de guguk kuşları akla ve muhakeme yeteneğine sahip
değildirler. Bu konularda bir eğitimden geçmemişlerdir. Uyguladıkları
taktikleri başkalarından da öğrenmemişlerdir. Bu konuyla ilgili bir bilgi
birikimine de sahip değildirler. Hiçbir şekilde düşünme yeteneği olmayan
bu canlılar sahip oldukları özelliklerle birlikte Allah tarafından yaratılmışlardır.
Allah'ın kendilerine ilhamı sayesinde akıl ve muhakeme gerektiren bu gibi
işleri yapabilmektedirler.
|
Balarılarının bilinçli davranışları Darwin’i açmaza sürükleyen
konulardan biridir. Ama yalnızca balarıları değil birçok canlının
bilinçli davranışları, evrim teorisi tarafından açıklanamaz. Örneğin
dişi guguk kuşları yumurtalarını farklı türde bir kuşun yuvasına
bırakarak büyütürler. Ve bu şekilde yumurtaların bakımını başka
kuşların üstlenmesini sağlamış olurlar. Yuvadaki diğer yumurtalardan
önce dışarı çıkan yavru guguk kuşu –yuvaya sonradan dahil olmasına
rağmen –ilk iş olarak yuvadaki diğer yumurtaları aşağıya atar.
Bunu yaparken de yuvanın asıl sahibi olan kuşun yuvada bulunmadığı
zamanı seçer. Yavru guguk bu şekilde kendisini garanti altına
almış olur. İşte Darwin’i zorda bırakan olaylardan biri, yavru
gugukların doğar doğmaz yaptıkları bu bilinçli harekettir.
Aynı şekilde bazı karıncaların
başka karınca türlerinin larvalarını kaçırarak köleleştirmesi
de Darwin’i çıkmaza sürükleyen hayvan davranışlarındandır. Köleci
karınca olarak adlandırılan bu karıncaların en önemli özellikleri
savaştıkları koloninin larvalarını çalarak, daha sonra bu larvaları
kendi işlerinde kullandıları köleler haline getirmeleridir. Köleci
karıncalar bunu yaparken karşı koloninin salgıladığı alarm kokusunu
taklit ederek savaştıkları koloni üyelerinin paniğe kapılmasını
sağlarlar. Bu sayede saldırıya uğrayan koloninin üyeleri kaçarken,
köleci karıncalar da köle olarak kullanacakları larvaları ve besin
depolarını ganimet olarak alırlar.
Yukarıdaki resimlerde dişi guguk
kuşu (ilk resim), yavru guguk diğer yumurtayı yuvadan atarken
(ikinci resim) ve yumurtanın bırakıldığı yuvanın asıl sahibi kendisinden
büyük yavruyu beslerken (üçüncü resim) görülüyor.
En sondaki resimde köleci karıncalar
görülüyor. Hayvanlardaki şuurlu davranışlar, canlıların tesadüfen
ortaya çıktığı düşüncesini savunmaya çalışan evrim savunucularını
zor durumda bırakmaktadır. Öyle ki bu konuda yaptıkları açıklamalar,
evrimin geçersizliğini ortaya koyan birer itiraf niteliği taşımaktadır.
|
"İçgüdü" İddiasına Balarılarından
Bir Darbe
Evrimciler ne kadar görmezlikten gelseler de doğadaki
canlıların davranışları, onların iddialarını yalanlamaktadır. Balarıları
da yaşadıkları sosyal düzenle, sahip oldukları bilinçli davranışlarla
evrimci iddialara darbe vuran canlılardandır.
Arı kovanlarında asla evrimcilerin iddia ettikleri gibi
bir "yaşam savaşı"na rastlanmamaktadır. Tam tersine arılar arasında
son derece fedakar ve işbirliği içinde davranışlar vardır. Kovandaki genel
düzen dikkate alınarak yapılacak bir karşılaştırma arıların akıllı, fedakar
ve disiplinli davranışlarının bu canlıların kendilerinden kaynaklanmadığını,
tesadüfen de oluşamayacağını anlamak için yeterli olacaktır.
Sayı olarak bir kovandaki arıların sayısı kadar insanın
birarada, aynı mekanda yaşadığı ve bu kişilerin her türlü ihtiyaçlarını
kendilerinin karşıladıkları düşünülecek olursa, arıların yaptıkları işin
ne kadar önemli olduğu daha iyi anlaşılacaktır. Bir arı kovanındaki en
alt limiti dikkate alarak, 20.000 kişinin birarada kapalı bir alanda yaşadığını
varsayalım. Temizlik, beslenme, güvenlik ve bunlara benzer daha pek çok
konuda çok fazla problem çıkacaktır. Tam anlamıyla bir düzen ancak kuvvetli
bir organizasyonla yapılan işbölümünden sonra sağlanacaktır.
Kısacası arıların kurduğu düzeni insanların kurması oldukça
zahmet gerektiren bir işlemdir. Oysa bir arı, hücresinden ilk çıktığı
andan itibaren bu düzeni nasıl sürdüreceğini, düzendeki görevini, nerede,
ne zaman, nasıl davranması gerektiğini bilir. Üstelik bu canlıları yönlendiren,
onlara neler yapmaları gerektiğini bildiren başka arılar yoktur. Bu canlılar
hiçbir eğitim de almazlar ama son derece disiplinli bir şekilde görevlerini
yerine getirirler. Çünkü arılar bu özelliklerle birlikte Allah tarafından
yaratılmışlardır. Daha önce Nahl Suresi'nde de gördüğümüz gibi Allah onlara
yapacakları işi "ilham etmiştir". Karanlık bir kovanda on binlercesi
birarada yaşayan arıların aralarındaki düzeni ve kusursuz disiplini sağlayan,
sonsuz bir güç ve ilim sahibi olan Allah'tır.
KOVANIN EN ÇALIŞKAN ELEMANLARI:
İŞÇİ ARILAR
Kovandaki işlerin aksamamasında ve düzenin sağlanmasında
en büyük etken işçi arılardır. Sayının çokluğu nedeniyle arı kovanlarında
yapılması gereken çok fazla iş vardır. Yavru arıların bakımı, temizlik,
beslenme, yiyecek toplama ve depolama, güvenlik gibi pek çok işten işçi
arılar sorumludur. Kraliçe gibi dişi olan işçi arılar hücrelerinden çıkar
çıkmaz, büyük bir hızla kovanın işlerine koyulurlar. İşçi arıların görevlerinin
detaylarına geçmeden önce, yaptıkları belli başlı işler şöyle maddelendirilebilir:
1. Kovanın temizliği
2. Arı larvalarının ve yavrularının bakımı
3. Kraliçe arı ve erkek arıların beslenmesi
4. Bal yapılması
5. Peteklerin inşası ve onarım işleri
6. Kovanın havalandırılması
7. Kovanın güvenliği
8. Nektar (bal özü), polen (çiçek tozu), su, reçine gibi malzemelerin
toplanması ve depolanması
On binlerce arının yaşadığı kovandaki düzen, her bireyin
üzerine düşen görevleri tam olarak yerine getirmesi ile sağlanmaktadır.
Peki kovanda nasıl bir düzen vardır? Arılardaki görev dağılımı nasıldır
ve neye göre belirlenmektedir?
Bu soruların cevaplarını araştıran Alman böcek bilimci
Gustav Rosch yaptığı bir dizi deney sonucunda, işçi arıların kovanda aldıkları
görevlerin yaşlarıyla bağlantılı olduğunu keşfetmiştir. Buna göre işçi
arılar hayatlarının ilk 3 haftasında birbirinden tamamen farklı görevler
alırlar.14 Bu dönemler;
- Birinci dönem: 1. ve 2. gün
- İkinci dönem: 3-9. günler
- Üçüncü dönem: 10-16. günler
- Dördüncü dönem: 17-20. günler
- Beşinci dönem: 21. gün ve sonrası olarak gruplanabilir.
Gerçekte arıların görevlerinin belirlenmesinde sadece
yaş etken değildir. Her arının belli sorumlulukları olmasına rağmen acil
durumlarda arılar hemen görevlerinde değişiklik yapabilirler. Bu, arı
kovanı gibi kalabalık bir topluluk için son derece önemli bir avantajdır.
Eğer arılar arasındaki görev dağılımı katı kurallara bağlı olsaydı, beklenmeyen
bir olayla karşılaşıldığında koloni zor durumda kalabilirdi. Örneğin kovana
büyük bir saldırı olduğunda sadece gardiyan arılar savaşa katılsalardı,
diğerleri kendi işlerine devam etselerdi elbette ki bu kovan açısından
tehlikeli olurdu. Oysa böyle bir durumda koloninin büyük bir bölümü savunmaya
katılır ve öncelikle kovan güvenli hale getirilir.
Aslında arıların ani görev değişimleri sağlık konusunda
görev yapan bir kişinin, birdenbire mimarlık ya da mühendislik yapar hale
gelmesinden farklı değildir. Burada bir karşılaştırma yapalım ve öncelikle
insanlar için düşünelim. Değişik konularda görev alabilen kişiler zeki
olarak nitelendirilirler. Bir insan için normal olan bu özellikler bir
böcek için söz konusu olduğunda elbette durum değişmektedir. Çünkü insanlar
değişik alanlarda eğitim alarak ya da belli bir tecrübe neticesinde bir
bilgi birikimi ve deneyim kazanabilirler. Ama burada söz konusu olan arılardır.
Arıların yetenekleri ve bilgi birikimleridir. Bunun olağanüstü bir durum
olduğu açıktır. Bu durumda şu soruyu sormak gerekir: Arılardaki bilgi
birikimi ve yeteneklerin açıklaması nedir? Onlara kim tarafından verilmiştir?
Arılardaki bu yeteneklerin nedeni evrim teorisi savunucularına
göre ya tesadüflerdir ya da "tabiat ana"nın onlara bir hediyesidir.
Evrimciler doğa ya da tabiat ana olarak nitelendirdikleri gücün arıları
usta birer mimar, usta birer bakıcı, usta birer bal üreticisi haline getirdiğini
iddia ederler. Oysa kuşların, böceklerin, sürüngenlerin, ağaçların, taşların,
çimenlerin, çiçeklerin oluşturduğu "doğa " kavramı tesadüfleri
kullanarak bir arı meydana getiremez. Bir arının kanadını, arılardaki
peteklerin hepsini aynı ölçülerde altıgenlerden yapabilecek bir yeteneği,
arıların üreme sistemini kısacası arının tek bir vücut parçasını bile
yaratamaz. Çünkü doğanın kendisi de Allah tarafından yaratılmıştır. Doğayı
oluşturan her parça tüm detaylarıyla birlikte Allah tarafından tasarlanmıştır.
Arılar da yeryüzündeki bütün canlılar gibi Allah'ın ilhamıyla
hareket ederler. Yaptıkları bilinçli hareketlerin, sahip oldukları yeteneklerin
tek kaynağı budur.
 |
Çok sayıda arının
yaşadığı bir kovandaki hemen hemen tüm işlerden işçi arılar
sorumludur. Kovandaki düzen de işçi arıların üzerlerine düşen
sorumlulukları tam olarak yerine getirmeleri ile sağlanır.
On binlerce arıya nasıl davranacaklarını ilham eden, herşeyden
haberdar olan Allah'tır.
|
|
|